| Göz Merkezi
Merkezimizde en gelişmiş teknik donanım ile bilgisayarlı rutin göz muayenesi ve kontakt lens muayenesi yanı sıra görme tabakasında diabete, yüksek tansiyona, damar tıkanıklıklarına bağlı kanama ve yırtılmalara yönelik Lazer Tedavisi ve Fundus Fluorescein Angiography’si uygulanmaktadır.
Mikrocerrahi ve son tekniklerle dikişsiz katarakt ameliyatları, şaşılık, glokom ve diğer göz ameliyatları gerçekleştirilmektedir.
Prof. Dr. Neşe Hattat’a sorduk, bizler için yanıtladı:
- Prof. Dr. Neşe Hattat Kimdir?
- Katarakt Hakkında Merak Ettikleriniz
- Diyabet (Şeker Hastalığı) Ve Göz
- Bilgisayar ve Göz Sağlığı
- Şaşılık
- Göz Tembelliği
- Göz Sağlığında Doğru Bilinen Yanlışlar
Prof. Dr. Neşe Hattat Kimdir?
Prof. Dr. Neşe Hattat, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden mezuniyetini takiben aynı fakültenin Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalında uzmanlığına başlamıştır. 1979 yılında Doçent, 1989 yılında Prof. Ünvanını almıştır. Özellikle Diabet (Şeker Hastalığı) hastalarının göz problemlerinin teşhis ve tedavisinde Türkiye’nin önden gelen uzmanlarından olarak, 1984 ile 1989 yılları arasında Türk Diabet Cemiyetinin Göz Bölümünü kurmuştur. 1989 yılına kadar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyeliğini devam ettirmiştir. Halen Hattat Hastanesi’nin Başhekimidir ve Göz Hastalıkları Bölümü Başkanıdır.
Katarakt Hakkında Merak Ettikleriniz
Göz, yapıları olan kornea ve lensin kırıcılığı ve saydamlığı sayesinde net görmeyi sağlar. Lenste saydamlığın azalması, kesifliklerin oluşmasına KATARAKT denir. Katarakt, tedavi edilebilir körlük nedenlerinin başında gelir. Kataraktlı gözlerde en belirgin yakınma zamanla uzak ve yakın görmede azalmadır.
Doğuştan katarakt; doğumda bebekte tek gözde veya her iki tarafta gözbebeğinde beyazlık şeklinde fark edilir. Bebekte görmeyi etkileyecek düzeyde ise, göz tembelliğini önleyebilmek için beklemeden, en kısa zamanda ameliyat edilmesi gereklidir. Geç kalınırsa o göz görmeyi öğrenemez, tembel kalır ve şaşılık gelişir.
Yaşlılık kataraktı; 50-60 yaş üzerinde görmenin giderek azalması şikayeti ile ortaya çıkar. Kataraktın ortaya çıkma yaşı bireyden bireye değişir. Katarakt gelişimi gözün doğal yaşlanma süreci olarak kabul edilmelidir. Görme hastanın yaşantısını etkileyecek düzeyde azaldığında, kısa süren katarakt ameliyatıyla saydamlığını kaybeden mercek alınmakta, göz içine yapay mercekler konularak gözlüksüz iyi görme sağlanmaktadır. Kataraktın alınması ile görme ve yaşam kalitesi artmaktadır.
Kısa süren katarakt ameliyatları ile hastalar tekrar iyi görme düzeyine ulaşmaktadırlar. Kataraktın cerrahi dışında tedavisi bulunmamaktadır. Gelişimini durduracak veya önleyecek bir tedavi şekli de yoktur.
Günümüzde katarakt ameliyatları dikişsiz, modern bir yöntem olan "fakoemülsifikasyon" yöntemi ile yapılmaktadır. Fakoemülsifikasyonda küçük 2,5 mm lik tünel kesi yapılarak göz icine girilir, saydamlığını yitirmiş lensin ön kabuğu soyulur, lensin cekirdeği fako cihazı ile parcalanarak emilir, lifleri soyulur ve kese icine yapay bir mercek yerlestirilir. Dikişsiz, çabuk ve hızla iyileşme sağlayan bir yöntemdir. Fako cihazları ultrasonik güçle çalısır. Günümüzde fako cerrahisi dikişsiz yapıldığı için lazer ile yapıldığı sanılmakta veya kasıtlıca öyle adlandırılmaktadır. Göz içi merceği, ameliyat sonrasında hasta uzak için gözlük kullanmayacak şekilde hesaplanır, yakın için yine okuma gözlüğü ihtiyacı devam etmektedir. Ameliyat göze damla anestezisi veya lokal anestezi ile en fazla 30 dakika sürecek şekilde yapılmakta, ameliyat sonrasında 3-4 hafta süreyle göz damlaları kullanılmaktadır. Yeni yöntem; ameliyat süresinin kısa olması, görsel sonuçlarının iyi olması ve iyileşme süresinin kısa olması nedeniyle tercih edilmelidir.
Bunların yanında, şeker hastalığı, bazı kas ve cilt hastalıklarında, kalsiyum eksikliği gibi metabolik problemlerde, uzun süreli kortizon kullanımı, radyasyon maruziyeti ve göz travmalarına bağlı da katarakt gelişebilmektedir. Bunlarda da asıl hastalığın tedavisinin yanında kataraktın tedavisi yine cerrahidir.
Diyabet (Şeker Hastalığı) Ve Göz
Şeker hastalığının süresi arttıkça gözde hasar yapma riski de artar. Şeker hastalığı iyi kontrol edilmemiş hastalar ise daha yüksek risk altında bulunur. Diyabet, insulin eksikliğine veya etkinliğinin azalmasına bağlı kan şekerinin yükselmesiyle (hiperglisemi) karakterize bir hastalıktır. Göz de dahil olmak üzere birçok organımızda hasar yapabilmektedir. 20 ile 65 yaş arasındaki insanlarda görülen en sık körlük nedenidir.
Kaç çeşit diyabet vardır?
İki çeşit: * İnsuline bağlı diyabet, tip 1 olarak da bilinmektedir. Sıklıkla 10 ile 20 yaşları arasındaki insanlarda gelişmesine rağmen, daha yaşlı insanlarda da ortaya çıkabilir. İnsuline bağlı olmayan diyabet, tip 2 olarak da bilinmektedir ve sıklıkla 50 ile 70 yaş arasındaki insanlarda gelişir.
Hangi hastalar göz açısından risk altındadır?
Şeker hastalığının süresi arttıkça gözde hasar yapma riski artmaktadır. Şeker hastalığı iyi kontrol edilmemiş hastalar daha yüksek risk altındadır. Bununla birlikte, iyi bir metabolik kontrol gözde hasar yapma riskini ortadan kaldırmamaktadır. Ayrıca, hamilelik, hipertansiyon, böbrek hastalığı ve anemi varlığı şeker hastalarında göz tutulumunu kötü yönde etkileyebilmektedir.
Gözde ne gibi hasar yapmaktadır?
Katarakt, diyabeti olanlarda olmayanlara oranla daha sıklıkla ve daha genç yaşlarda oluşmaktadır. Ayrıca, görme sinirini etkileyebilir ve göz kaslarında felçlere yol açarak paralitik göz kaymasına (şaşılık) yol açabilmektedir.
Diyabetin en önemli komplikasyonu retina tutulumudur. Retinada ödem (su tutulması), kanama odakları ve yeni damarlanmaya yol açabilmektedir. Bu yeni oluşan hassas damarlar da kanayarak göz içi kanama ve retina dekolmanı oluşturabilmaktedir.
Hastalığın daha ileri evrelerinde de glokom (göz içi basıncının artması) oluşabilmektedir. Hastalık ve komplikasyonları tedavi edilmezse körlükle sonuçlanabilmektedir.
Hastalar hangi şikayetlerle doktora başvurur?
Hastalarda, genelde yavaşca ilerleyen görme azalması olabileceği gibi ani görme kayıpları da olabilir. Bununla birlikte, hastaların gözlerinde hasar başlamasına karşın görmeyle ilgili hiçbir şikayetleri olmayabilir. Bu da, şeker hastalarının muayenelerinin, diyabet uzmani ile birlikte göz doktoru tarafından yapılmasının önemini göstermektedir. Erken teşhis ve tedavi ve sık kontrollerle birçok diyabetli hastada ciddi görme kayıpları engellenebilmektedir.
Teşhis için yapılan tetkikler nelerdir?
Retinadaki hasarın belirlenmesi ve tedavinin planlanması için fluorescein anjiografisi yapılmaktadır. Burada, hastanın kolundaki bir damardan boyayıcı bir madde verilerek göz filmleri çekilmektedir. Bu tetkikin göze hiçbir zararı yoktur. Nadir durumlarda, hastalarda kusma, bulantı ve kaşıntı olabilmektedir. Yan etki olarak, deri ve idrar bir gün boyunca sarıya boyanır ve kendiliğinden geçer.
Retina tutulumunda tedavi nedir?
Tedavi, çoğunlukla lazerle yapılmakta ve ana hatlarıyla ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, retinada yeni oluşan damarların gerilemesini sağlayacak şekilde lazer yapılarak göz içine kanama, retina dekolmanı ve glokom oluşması engellenir. Çoğu hastada istenilen sonuc elde edilmekle birlikte, bazen yapılan etkin lazer tedavisine rağmen bu komplikasyonlar oluşabilmektedir. İkincisi, maküla denilen görme merkezinde ödem (su toplanması) olan hastalarda ödemi azaltmak veya yok etmek için yapılan lazer tedavisidir. Tedaviyi takiben ödem kaybolsa veya azalsa bile görme artmayabilmektedir. Bunun için, bu lezyonlar ne kadar erken tedavi edilirse, görme o kadar iyi düzeyde kalmaktadır. Bununla birlikte, tedavi sonrası görmenin daha iyileştiği veya daha kötüleştiği de olmaktadır. Lazer tedavisine rağmen göz içine kanama, retina dekolmanı ve glokom olan veya makula ödeminin devam ettiği durumlarda vitrektomi ameliyatı yapılmaktadır. Günümüzde vitrektomi ameliyatlarıyla başarılı sonuçlar elde edilmektedir.
Neye dikkat etmeliyiz?
Diyabetik hastalar görmelerinde azalma olmasını beklemeden göz doktoruna muayane olmaları gerekmektedir. Erken evrede tespit edilen lezyonlar daha etkin ve güvenli bir sekilde tedavi edilebilmektedir. Kan şekeri düzeyi, hipertansiyon, kolesterol düzeyi ve diğer önemli tetkiklerin de şeker hastalığınızla ilgilenen doktor tarafından kontrol altında tutulması gerekmektedir.
Bilgisayar ve Göz Sağlığı
Bilgisayar ekranları göz sağlığı üzerinde ne gibi olumsuz etki yapıyor?
Kullanımı ve yaygınlığı hızla artan bilgisayarlar ve çeşitli iş kollarındaki monitör ekranları nedeniyle pek çok kişi gözleriyle ilgili olarak göz yorgunluğu, gözlerde ve göz çevrelerinde ağrı, gözlerde yanma, batma, kuruluk hissi, kaşıntı, kızarıklık, sulanma, bulanık görme, odaklama zorluğu, gözleri kısarak bakma, ışığa karşı duyarlılık, bakılan karakter etrafında ışık saçılmaları görme, göz kapaklarında iltihap, kepeklenme, baş ağrısı vs gibi şikayetlerde bulunmaktadırlar.
Bilgisayar kullananlardaki göz problemleri niçin ortaya çıkıyor?
Bu şikayetlerin oluşmasında en önemli nedenlerden biri, belli bir süredeki göz kırpma sayısının çok azalmasıdır. Normalde dakikada ortalama 25 kere gözlerimizi kırparız. Bu işlemin üst kapağının dinlenmesi, gözyaşı ile gözün beslenmesi ve temizlenmesi, kornea yüzeyinin kayganlaştırılması ve üzerinde son derece düzgün bir yüzey oluşturarak net ve berrak görmenin sağlanması gibi birçok nedeni vardır. Ekranlarla çalışırken bu sayı dakikada 10’un altına, hatta 5-6’ya düşer. Böyle olunca da gözyaşı buharlaşır, kornea yüzeyi kurur, yanma, batma, kızarıklık gibi birçok şikayete neden olur. Ayrıca, bilgisayara gözlerini iyice açarak bakanlar olabilir. Bu durum da sorunu artıran bir etkendir.
Bu zararlı etkileri azaltmak mümkün mü?
Ekranla çalışırken bilinçli olarak sık göz kırpmak yararlı olur. Bazen de suni gözyaşı damlaları kullanmak gerekebilir.
Bilgisayarın gözleri bozduğu inancı doğru mudur?
Ekranla çalışanlarda göz şikayetlerinin bir diğer önemli nedeni de kişide daha önceden var olan kırma kusurlarıdır. Bunlar, miyopi, hipermetropi ve astigmatizmadır. Halk arasında, bilgisayarın gözleri bozduğu görüşü doğru değildir. Ancak bilgisayar, kusurları açığa çıkarmış veya belirginleştirmiş olabilir. Bu nedenlerle aileler en küçük göz şikayeti olan çocuklarının bile gözlerini bir uzmana muayene ve yılda bir kontrol ettirmelidirler. Gözlük kullanmak durumunda olanlar ekranla çalışırken gözlüklerini mutlaka takmalıdırlar.
Bilgisayar ekranının duruşu nasıl ayarlanmalıdır?
Uygun oturuş ve duruşa dikkat etmemek de sorun yaratır. Ekranın üst kenarı göz hizasında olmalı, ekrandan uzaklık ekrandakileri rahat görebilecek en uzak mesafe olmalıdır. Ayrıca, pencerelerle ekran açısı uygun olmalı, pencere ve diğer kaynaklardan gelen görüntüler ekran üzerine düşmemelidir.
Bilgisayar ekranından en az etkilenmek için nelere dikkat edilmeli?
Ekranlardan yayılan ışının kendisi bugünün modern teknolojileriyle üretilen monitörlerde artık tehlike yaratmamaktadır. Ancak çözünürlük ve tazeleme hızı düşük olmamalı, aksine yüksek çözünürlüklü ve yüksek tarama hızlı monitörler kullanılmalıdır. Bu monitörler çok daha az oranda göz şikayetlerine yol açmaktadır. Ayrıca, ekranlar yapıları nedeniyle çok toz topladıklarından uygun malzemelerle sık sık temizlenmelidirler. Bunlardan başka, iri puntolu ve gözü yormayan karakterlerle yazmak, koyu renk zeminler üzerinde açık renk karakterlerle çalışmak, çalışırken 45-50 dakikada bir 5-10 dakika ara verip gözü dinlendirmek de göz sağlığı için çok önemlidir.
Şaşılık
Gözlerin paralel bakamaması durumudur. Gözlerin bir tanesi hedefe bakarken diğeri başka bir yere yönelmiştir. Şaşılık tek gözde ise şaşı göz az görür ve tembel kalır. Şaşı gözlerde derinlik hissi yoktur veya çok az gelişmiştir.
Şaşılıklar; çocukluk çağı şaşılıkları, paralitik şaşılıklar ve ikincil şaşılıklar olarak 3 ana sınıfa ayrılabilirler. Çocukluk şaşılıkların en sık rastlanılanları içe ve dışa şaşılıklardır. Bazen tek bazen çift taraflı olabilirler. İçe şaşılıklar genellikle hipermetrop gözlerde gözlenir. Bu şaşılıklar bazen sadece gözlük kullanımıyla düzelebilir. Gözlükle tam olarak düzelemeyen şaşılıkların ise ameliyatla düzeltilmeleri gerekir. Sürekli kayan göz az görür ve iyi görmeyi öğrenemez. Bu yüzden diğer göz kapatılarak tembel gözün görme kuvveti arttırılmaya çalışılır. Şaşılık düzelse bile göz tembelliğinin tedavisi 7 yaşına dek sürdürülür. Çocukluk çağında dışa kayan gözler çoğunlukla miyopturlar. Dışa kayma bazen gizli bazen aşikar olabilir. Bu tip şaşılıkta güneş ışığı gizli şaşılığı aşikar hale getirebilir, güneşte dışa kayan gözünü tek taraflı kapatma eğilimindedir. Bazen tek bazen çift taraflı olabilirler. Tek taraflı kaymalarda derinlik hissi azalmıştır. Tembellik de gelişebilir. Şaşılıkların en önemli sebeplerinden biri de beyin sinirlerinin felcidir. Bu felçler bazen doğuştan bile mevcutken, bazen travma veya ateşli hastalıklar sonucu da ortaya çıkabilirler. Ayrıca gözün optik medyasında bir engel (katarakt, vs) görmeyen gözün dışa-içe kaymasına neden olabilir.
Göz Tembelliği
Belli bir numaranın üstündeki hipermetrop veya astigmat bir göz yakını çok bulanık gördüğünden çocukluk çağında iyi ve net görmeyi öğrenemediğinden tembel kalabilir. Ayrıca iki göz arasındaki numara farkı fazla olduğunda, daha yüksek numaralı olan göz tembel kalır. Göz tembelliğinin tedavisi ancak 7 yaşına kadar mümkün olan önemli bir göz problemidir. Tembellik tedavisinde ne kadar geç kalınırsa sonuç o kadar başarısız olur. Bu yüzden, çocukların en geç 3-4 yaşında göz muayenesinden geçirilmeleri önerilir. Göz tembelliği tedavisinde iyi gören göz kapatılarak tembel gözün tek başına görmeyi öğrenmesi sağlanır.
Göz Sağlığı Konusunda Doğru Bilinen Yanlışlar
Bilinen Yanlışlar
Yanlış: Bebek veya küçük çocuk gözlük takamaz
Doğrusu: Yüksek numara göz bozukluklarında çocuk yaşta görmenin gelişmesi ve tembellik olmaması için mutlaka erken yaşta gözlük takılması gerekir.
Yanlış: Gözün gözlük kullandıkça gözlüğe alışır
Doğrusu: Gözün gözlüğe alışması diye bir şey yoktur. Kişi gözlükle iyi görmenin nasıl olduğunu anladığı için gözlükten vazgeçemez.
Yanlış: Gözlük veya lens takmak gözlük numarasının ilerlemesini engeller!
Doğrusu: Bilinenin aksine gözlük takmak ya da takmamak gözlük numarasının ilerlemesini etkilemez. Gözlük tedavisinin amacı görme düzeyini artırmaktır.
Yanlış: Katarakt sadece yaşlılarda olur.
Doğrusu: Katarakt en sık yaşlılarda olmakla birlikte bebeklerde, çocuklarda ve gençlerde de görülebilir.
Yanlış: Katarakt ameliyatı lazerle yapılır.
Doğrusu: Günümüzde en modern ameliyat yöntemi olan FAKO halk arasında yanlış olarak lazerli ameliyat olarak bilinmektedir. Oysa FAKO yönteminde lazer kullanılmaz, ultrasonik titreşimlerden faydalanılır.
Yanlış: Göz tembelliği lazer ameliyatıyla düzelir.
Doğrusu: Göz tembelliği ameliyatla düzeltilemez. 7 yaşından önce gözlük kullanımı ve iyi gören gözün kapatılması ile düzeltilebilir. Lazer ameliyatlarının da göz tembelliğini tedavi edici özelliği yoktur ve sadece gözlük numaralarının azaltılması amacıyla yapılır. Ameliyat sonrası görme düzeyi kişinin gözlükle görebildiği kadar olacaktır.
Yanlış: Uzun süreler bilgisayar kullanmak gözü bozar!
Doğrusu: Uzun süre bilgisayar başı çalışanlarında ufak miktarlardaki kırma kusurları şikayet nedenidir. Bu bozukluk zaten gözde mevcuttur, kişinin günlük yaşantısında gözlük ihtiyacı yoktur.
Yanlış: Yakından televizyon izlemek gözleri bozar!
Doğrusu: Yakından televizyon izlemenin göz sağlığı açısından herhangi bir zararı yoktur. Fakat az gören çocuklar televizyonu daha yakından izleyeceğinden göz hastalıklarının erken bir belirtisi olabilir.
Yanlış: Ara sıra gözlerim ağrıyor, dinlendirici gözlük kullansam geçer herhalde.
Doğrusu: Dinlendirici olarak adlandırılan standart bir gözlük yoktur. Dinlendirici gözlük numaralıdır ve ihtiyacı olana verilir. Kırma kusuru bulunanların mutlaka kendi gözüne uygun numarada gözlük kullanması gerekir.
Yanlış: Katarakt bir gözden diğerine geçer.
Doğrusu: Katarakt bir gözden diğer göze geçmez.
Yanlış: Katarakt tekrarlayabilir.
Doğrusu: Katarakt tekrarlayıcı değildir. Bazen katarakt ameliyatından sonra, göz içine yerleştirilmiş olan merceğin arkasındaki zarda kesifleşme olabilir ve bu yanlış olarak `katarakt tekrarladı` şeklinde bilinir.
Yanlış: Bebeklerdeki şaşılığı tedaviye gerek yoktur, zamanla kendiliğinden geçer.
Doğrusu: Bebeklerdeki bazı şaşılıklar çok ciddi olup hemen tedavisi gerekebilir. Tedavi gözlük veya ameliyat şeklinde olabilir. Bu tip şaşılıklar tedavi edilmediğinde ileriye dönük kalıcı görme kayıpları (göz tembelliği) gelişebilir.
Yanlış: Gözlükle şaşılık tedavi edilir ve bir daha gözlüğe gerek kalmaz.
Doğrusu: Göz kaymalarının çoğu gözlükle tedavi edilebilir. Fakat şaşılık tedavi edildikten sonra genellikle gözlüğe devam etmek gerekir. Aksi takdirde şaşılık tekrarlayabileceği gibi görme bozuklukları da görülebilir.
Yanlış: Lazer ile şaşılık tedavisi yapılır
Doğrusu: Şaşılık cerrahisi göz kaslarına yapılan dikişli bir müdahaledir. Lazerle şaşılık ameliyatı yapılamaz.
Yanlış: Gözlerim çok ağrıyor, göz tansiyonum yükselmiş olabilir.
Doğrusu: Göz tansiyonu çok az belirti veren bir hastalıktır. Pek çok göz hastalığı ve vücudun diğer bölgelerindeki hastalıklar da göz ağrısına yol açabilir. Gözdeki ağrıların çok az bir kısmı göz tansiyonuna bağlıdır.
Yanlış: Göz tansiyonu ameliyatı olunca görmem netleşecek.
Doğrusu: Ameliyatının amacı, ilaçlarla kontrol altına alınamayan göz tansiyonunu düşürmektir. Ameliyattan sonra görme düzeyinde bir artış olmaz.
Yanlış: Fazla tuzlu yemek gözü bozar.
Doğrusu: Tuzlu yemek tansiyonun yükselmesine sebep olup bazı rahatsızlıklara yol açabilirse de göz sağlığı açısından herhangi bir etkisi yoktur.
Yanlış: Bol bol havuç yemek göze çok faydalıdır.
Doğrusu: Göz sağlığı açısından gerekli olan vitaminler çoğu sebze ve meyve de bol olarak bulunur. Dengeli beslenen bir kişi için bol havuç yemenin fazladan bir faydası yoktur.
Yanlış: "Gözyaşım kurudu galiba, ağlayamıyorum."
Doğrusu: Ağlamak psikolojik bir olaydır ve ağlama ile gelen gözyaşı da refleks sonucudur. Gözyaşı kuruluğu kavramı vardır, ancak bunun ağlama ile ilişkisi yoktur.
Genel Cerrahi Merkezi
Merkezimizde en gelişmiş teknik donanım ile ve laparoskopik ve açık yöntemle , başta fıtık olmak üzere, safra kesesi, hemoroid, reflü gibi cerrahi işlemler uygulanmaktadır.
Uzmanlarımız bizler için yanıtladı:
- Fıtık ve Laparoskopik (neştersiz) Fıtık Onarımı Konusunda Tüm Doğrular
- Laparoskopik –Neştersiz Cerrahinin Yararları
- Laparoskopik –Neştersiz Cerrahi Uygulamaları
- Anüs ve Rektum Hastalıkları
- Tiroid Bezi ve Hastalıkları
Fıtık ve Laparoskopik (neştersiz) Fıtık Onarımı Konusunda Tüm Doğrular:
Fıtık nedir?
Fıtık, karın iç organların bir kısmının doğumsal veya sonradan oluşan zayıf noktalardan karın dışına çıkmalarıdır. Genellikle barsaklar fıtık içine girer ve zaman zaman ağrı yaparlar. Zamanla fıtık büyüyebilir. Ayrıca içine giren barsak sıkıştığı zaman şiddetli ağrı, delinme gibi hayatı tehdit edebilecek ciddi komplikasyonlar meydana gelebilir.
Bazı fıtıklar doğuşta vardır, Çocuk Fıtıkları başlığı altında incelenir. Bazıları ise sonradan çeşitli sebeplerden ötürü meydana gelir.
Fıtık ne zamanla daha iyi olur nede zamanla tamamen ortadan kaybolur. Fıtıklar, sırasıyla en çok kasıkta, göbekte ve daha önceki bir ameliyat yarasında (Kesi fıtığı) görülür.
Fıtığım olduğunu nasıl anlarım?
Genellikle fıtıklar kolaylıkla hissedilir ve teşhis edilir. Karın ön duvarı yada kasıkta derinizin altında bir şişlik ve dolgunluk farkedersiniz. Ağır şeyler kaldırdığınızda, öksürdüğünüzde, ıkındığınızda, uzun süre oturduğunuzda yada ayakta kaldığınızda fıtık bölgenizde ağrı hissedebilirsiniz. Ciddi, devamlı ve şiddetli ağrı olması, fıtık bölgenizdeki kızarıklık olması fıtık içindeki organın -ki bu genellikle barsaktır- gangrene doğru gittiğinin işareti olabilir. Bu hayatı tehdit edebilecek ciddi bir durumdur. Bu belirtiler altında derhal bir Genel Cerrahi Uzmanına muayene olmanızı öneririz.
Fıtığa neler sebep olur?
Her cinsiyet ve yaş grubunda fıtık görülebilir. Karın duvarında potansiyel olarak zayıf bölgeler vardır. En zayıf bölge ise kasıktır. Karın duvarı fıtıklarının 80%’i kasıktadır. Doğuştan olan fıtıklar dışında, sonradan olan fıtıkların nedeni karın içi basıncı artıran olaylardır. Kronik akciğer hastalıklarına bağlı devamlı öksürük, prostat büyümesine bağlı ıkınma, Kronik kabızlık gibi karın içi basıncı durumlar, ağır yük kaldırma, şişmanlık gibi etkenler, fıtığa yol açabilir.
Erişkinlerde, siroz hastaları, orta yaşlı, şişman ve çok doğum yapmış kadınlarda göbek fıtığı daha çok görülür.
Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucu kronik sigara içiciliğinin de destek dokularda zayıflamaya yol açarak fıtığa sebep olduğu kabul edilmektedir.
Daha önce geçirilen ameliyatlara bağlı kesi yerlerinde de fıtıklar meydana gelebilir. Kesi fıtıkların oluşma nedenleri arasında; şişmanlık, karında ameliyatta yapılan kesinin şekli, kullanılan dikiş materyali ve yara iltihabı sayılabilir. Ayrıca hastanın yaşı, genel vücut zayıflığı, hastanın genel durumunun kötü olması da fıtık oluşumunda etkili etken olabilir.
Fıtığım kendiliğinden yada bir ilaçla iyileşebilir mi?
Hayır, fıtık ne zamanla daha iyi olur nede zamanla tamamen ortadan kaybolur. Herhangi bir ilaçla tedavisi yoktur.
Fıtık tedavi yöntemleri nelerdir?
Günümüzde ameliyat dışında başka bir kabul edilmiş tedavi yöntemi yoktur.
Fıtık kemeri kullanmak sadece belli bir süre için fıtığın şişmesini önleyecektir, fakat zamanla başarısız olacaktır. Ayrıca sıkıstırdığı dokularda hasara yol açacağından yapılacak cerrahi onarımı güçleştirecektir. Fıtığınız varsa yada şüpheleniyorsanız bir Genel Cerrahi Uzmanına muayene olunuz.
Tek tedavi yöntemi ameliyattır. Ameliyat edilmezse fıtık büyüyecektir. Fıtık ne kadar büyürse ameliyat o kadar güç olacaktır.
Bazı özel durumlarda fıtık ameliyat edilmeksizin yakın takip altında gözlemlenecektir. Ciddi kalp, akciğer hastalığı yada kanama problemi olanlar, çok ileri yaşta olanlar; ameliyata bağlı yüksek komplikasyon riski nedeniyle ameliyat edilmeksizin gözlem altına alınabilirler. Fakat bu hasta grubunda şikayetler ciddi olursa, hatta fıtıkta organ sıkışmasına bağlı gangren gelişirse ameliyat acil şartlar altında yapılmak zorundadır.
Fıtık onarımında 2 ana yöntem vardır:
1. Açık onarım.
2. Laparoskopik onarım.
Açık onarım, geleneksel olarak 100 yıldır yapılmaktadır. Günümüze kadar onlarca çeşit onarım yöntemi tanımlanmış ve uygulanmıştır. Genel anestezi, spinal yada epidural anestezi, lokal anestezi altında yapılabilir.
Laparoskopik fıtık tamiri geçtiğimiz 10 yıl içinde popüler olmuştur. Genellikle genel anestezi altında yapılır. Kısa ameliyat süresi, daha az ağrı, daha çabuk iyileşme, daha iyi kozmetik sonuç gibi önemli avantajları vardır.
Ameliyat ne kadar sürer?
Bunu ameliyatınızı yapacak Doktorunuzla konuşmalısınız. Genellikle kasık fıtıklarında 30-45 dakika arasında değişmekte iken, kesi fıtıklarında fıtığın büyüklüğüne bağlı olarak bu süre 60-90 dakikayı bulmaktadır.
İyileşme dönemi ne kadardır?
Kasık fıtıklarında bu süre 10-15 gündür. Kesi fıtıkların da ise bu süre 20-30 gündür.
Laparoskopik fıtık tamiri nedir? Nasıl Yapılır?
Karın içi özel bir iğne yardımıyla vücut için zararsız bir gaz olan karbondioksit verilerek şişirilir. Bu cerrahın karın iç organlarını görmesini çok kolaylaştırır. Bu işlem genellikle genel anestezi altında yapılır. Ameliyat esnasında ağrı duymazsınız. Daha sonra karın duvarının uygun bir yerine 1cm. gibi küçük bir kesiden endoskop dediğimiz ince bir teleskop benzeri alet sokularak karın içi görüntülenir. Endoskop bağlı olduğu kamera yardımıyla görüntüyü bir tv ekranına aktarır. Fıtık kesesi içine giren organlar yerlerine iade edildikten sonra uygun ebatda sentetik bir yama sabitleyici aletlerin yardımıyla zayıf olan yere tespit edilerek onarım tamamlanır. Ameliyatın sonunda ciltteki küçük kesiler birer dikiş ile kapatılır. Birkaç ay içinde bu dikiş izleri zorlukla seçilebilir.
Kasık fıtığında göbeğin hemen altından 1cm. gibi küçük bir kesiyle, karın iç zarı ile kasık bölgesi arka duvarı arasına ulaşılır. Bir balon yardımıyla oluşturulan boşluğa, 2 adet yarım santimlik kesiden sokulan aletlerin yardımıyla fıtık onarılır.
Göbek yada kesi fıtıklarında ise karnın yan kısmından endoskop ile karın boşluğuna girilerek ameliyat yapılır.
Herkes laparoskopik fıtık ameliyatı olabilir mi?
Ayrıntılı muayeneniz sonucunda Doktorunuz laparoskopik fıtık ameliyatı için uygun olup olmadığınızı belirleyecektir. Ciddi kalp ve akciğer hastalığı olan, kanama problemi olanlar, daha önce ciddi ve geniş karın ameliyatı geçirenler, çok büyük fıtığı olan hastalar laparoskopik fıtık ameliyatı için uygun değildirler.
Laparoskopik fıtık tamirinin avantajları nelerdir?
Ameliyat sonrası daha az ağrı, hastanede daha az kalış, günlük hayata ve işe daha erken dönüş, daha iyi kozmetik görüntü gibi önemli avantajları vardır.
Fıtık tamirinde lazerin kullanımı nasıldır?
Bu oldukça sık sorulan bir sorudur. Çünkü kamuoyunda lazerle kansız bıçaksız ameliyat şeklinde yaygın kullanılan bir reklam sloganı vardır. Lazer, öncelikle kesme işinde kullanılan bir alettir, doku onarımında kullanılmaya uygun değildir. Ameliyat kesilerini lazerle yapmanın daha az ağrı yapacağı konusundaki beklenti bilimsel olarak ispatlanamamıştır. Çünkü ameliyat sonrası ağrı genellikle dikiş atılan derin dokulardan kaynaklanır. Bu nedenle lazerin fıtık ameliyatlarında hiçbir kullanım alanı yoktur.
Tedavi kaç paraya çıkmaktadır?
Tedavi maliyeti; fıtığınızın tipine, ameliyatta kullanılan tekniğe ve kullanılan sentetik yamaya bağlı olarak değişmektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgiyi muayeneniz tamamlandıktan sonra alabilirsiniz.
Ne kadar süre hastanede kalırım?
Genellikle hastalarımız ameliyat sonrası bir gece hastanede geçirirler. Ertesi sabah evlerine taburcu edilirler.
Günlük aktivitelerime ne zaman dönebilirim?
Hastalar, ameliyat sonrası bir gece hastanede geçirirler ve ertesi sabah evlerine taburcu edilirler. Genellikle laparoskopik teknikle kasık fıtığı ameliyatı yapılan hastalar kısa bir süre sonra günlük aktivitelerine dönebilirler.
Fıtığım nüks edebilir mi?
Fıtık onarımıyla özel olarak ilgilenen cerrahların elinde; kasık fıtıklarında nüks oranı 1%’in altındadır. Kesi fıtığı dediğimiz; ameliyat yaralarında sonradan oluşan fıtıklarda ise 7-9%’dir.
Ameliyatı geciktirmem bana risk yükler mi?
Fıtıkla beraber yaşamak bir takım riskler taşımanıza sebep olur. Öncelikle fıtığınızın boğulması durumunda acil bir ameliyat sözkonusu olabilir. Bu durum bir takım arazlar kalmasından hayatınızı tehdit edebilecek konuma kadar çıkabilir. Bunun dışında fıtığınızın tedavisini ertelediğiniz sürece ilerde tamir daha güç olacaktır. Oldukça büyümüş fıtıkların tamirleri daha güçtür, size daha çok sıkıntı verir ve tekrarlama olasılığı daha çoktur.
Hamileyken fıtığım bana risk yaratır mı?
Hamilelik esnasında fıtık ile ilgili ayrıntılı bilgi verdiğimiz Hamilelik ve Fıtık sayfamızı okumanızı tavsiye ederiz.
Çocuğumun fıtığını ne zaman ameliyat ettirmeliyim? (Çocuğumun fıtığı var, ne yapmalıyım?)
Çocukluk çağı fıtıkları ile ilgili ayrıntılı bilgi verdiğimiz Çocuk Fıtıkları sayfamızı okumanızı tavsiye ederiz.
Ameliyat öncesi hazırlıkta neler yapılmaktadır?
Muayeneniz tamamlandıktan sonra ameliyat randevunuz planlanacaktır. Genellikle hastalarımız ameliyat günü hastaneye yatırılırlar. Ameliyattan önce bir takım hazırlık kan testleri, gerektiğinde akciğer filmi ve kalp elektrosu yapılır. Ayrıntıları muayeneniz esnasında öğrenebilirsiniz.
Laparoskopik –Neştersiz- Cerrahi Nedir ve Yararları
Alınan başarılı sonuçlarla ilgi çeken ve hastalara büyük kolaylık sağlayan "laparoskopik cerrahi" yöntemi, eskiden uygulanamadığı birçok zor ameliyatta da kullanılmaya başlandı. Açık ameliyata göre daha avantajlı olması nedeniyle hem hekim hem de hastalar tarafından tercih edilen laparoskopik yöntemle reflü ve kolon kanseri tedavisi gibi daha zor ameliyatlarda bile başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Bu yöntem gerek hastalara gerek hekimlere önemli kolaylık ve avantajlar sunuyor.
Laparoskopik cerrahi nedir?
Laparoskopik ya da daha doğru kullanımıyla minimal invaziv cerrahi, vücudun herhangi bir yerinde yapılan 0,5 - 1 cm’lik kesilerden yerleştirilen kamera ve el aletleri yardımıyla yapılıyor. Açık ameliyatlardan temel farkı cerrahi alanın çıplak göz yerine “trokar” adı verilen kılıflara yerleştirilen kamera aracılığı ile monitörden görülmesi, el ve açık cerrahi aletler yerine yine trokarlardan yerleştirilen özel laparoskopik aletlerin kullanımıdır. Cerrahi prensiplerin aynı ve tekniklerin çok benzer olmasına karşın minimal invaziv cerrahide farklı bir teknoloji kullanılıyor.
Teknik açıdan kamera sayesinde çıplak gözle olduğundan en az 20 kat daha büyük ve ayrıntılı, anatomik yapıların daha ince detaylarına kadar görülebilmesi ciddi bir avantaj sunuyor. Ayrıca açık cerrahide görülemeyen ve ulaşılamayan yerlere açılı kameralarla ulaşabiliyor, görüntü alınabiliyor.
Hangi hastalıkların tedavisinde uygulanıyor?
Laparoskopik cerrahi; safra kesesinin çıkarılması, kasık fıtığı, apandisit, reflü ve mide fıtığı ameliyatları olmak üzere birçok genel cerrahi ameliyatında başarılı bir şekilde kullanılıyor. Ayrıca beyin cerrahisi, jinekolojik cerrahi, ortopedik cerrahi, ürolojik cerrahi ve kalp damar cerrahisinde de minimal invaziv tekniklerden giderek daha fazla yararlanılıyor.
Bu yöntemin avantajları nelerdir?
Ameliyatların uzun kesiler yapılmadan gerçekleştirilebilmesi ve deri yüzeyinde estetik açıdan rahatsız eden izler kalmaması görsel avantaj sağlıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar, laparoskopik ameliyatların birçok ameliyat çeşidi için başta kanama ve enfeksiyon olmak üzere daha az yan etkiye neden olduğunu ortaya koydu. Ayrıca ameliyat alanında daha az doku hasarı olması, daha kolay ve hızlı iyileşme sağlıyor. Açık ameliyatlardan sonra oluşan ve birçok hastada yaşamının sonuna kadar sıkıntı yaratan yapışıklıklar laparoskopik ameliyatlardan sonra daha az görülüyor. Laparoskopik yöntemin en belirgin avantajlarından biri de ameliyat sonrası hastanın ağrısının daha az olması ve daha az ağrı kesiciye gereksinim duyması. Laparoskopik cerrahide hastanede kalış süresi de daha kısa. Bu yöntemle hastanın normal fiziksel aktivitesine kavuşması ve işine dönebilmesi de daha kolay ve hızlı oluyor.
Her yaşta uygulanabiliyor mu?
Minimal invaziv cerrahi için herhangi bir yaş sınırlaması yoktur. Yenidoğan döneminden yüz yaşına kadar her yaşta yapılabilir. Seçimdeki temel belirleyici o merkezin minimal invaziv cerrahi birikimi ve özellikle pediyatrik yaş grubu olmak üzere uygun donanıma sahip olup olmamasıdır.
Laparoskopik Cerrahi Uygulamaları
Karın içindeki çoğu ameliyat bu yöntemle artık yapılabilmektedir. Laparoskopi yöntemi, safra kesesi, mide, dalak,böbrek, böbreküstü bezi, fıtıklar, ince ve kalın barsak ameliyatlarında kullanım alanı bulabilmektedir.
SAFRA KESESİ
Safra kesesi, karaciğerin altında ve karaciğer tarafından yapılan safranın depolandığı bir organdır. Safranın kimyasal bileşimindeki değişiklikler, kese içinde kristallerin oluşumuna ve zamanla taş oluşmasına yol açar. Bu taşlar safra kesesi iltihabına yol açabildiği gibi, safra yollarına düşerek safra tıkanıklığı ve sarılığa yol açabilirler. Safra kesesi rahatsızlığındaki belirtiler; sırta omuza vuran karın ağrıları, hazımsızlık, gaz, şişkinlik, bulantı, kusma olabilir. Yapılacak karın ultrasonografisi ile teşhis mümkündür. Bazen tomografi veya MRCP gibi özel tetkikler yapmak gerekebilir. Safra kesesi rahatsızlıklarında tedavi laparoskopik cerrahi ile işlevini kaybetmiş safra kesesinin çıkarılmasıdır. Hasta operasyondan 1 gün sonra taburcu edilir.
AKUT APANDİSİT
Körbarsak olarak da bilinen apandiks, 6-8 cm uzunluğunda kalın barsağın hemen başlangıcında yeralan parmaksı çıkıntı şeklinde bir uzantıdır. Bu organın değişik nedenlerle tıkanmasına bağlı olarak gelişen tabloya Akut Apandisit denir. Giderek şiddetlenen karın ağrısı, iştahsızlık, bulantı genel bulgularıdır. Akut Apandisit acil ve geç kalındığında hayatı tehdit eden bir durumdur, teşhis edildiğinde derhal ameliyat edilmelidir. Tedavisi appandiksin çıkarılmasıdır. Laparoskopik cerrahi ile yapılabilmektedir.
FITIKLAR
Vücut boşlukları içinde yeralan organların bir kısmının veya tamamının bulundukları boşluğun dışına çıkmasına fıtık denir. Genel olarak göbek fıtığı, kasık fıtığı gibi çıktıkları bölgeye göre adlandırılırlar. Doğuştan gelen fıtıklar olabildiği gibi sonradan, ilerleyen yaşla beraber zayıflayan dokular da fıtığa neden olabilir.
En önemli semptom ağrısız şişlik olup sırtüstü yatıldığında kaybolur. İlerleyen dönemlerde şişlik artıp sabitleşebilir. Zaman zaman ağrı oluşabilir. Fıtık kesesi içindeki organların sıkışması sonucu ise fıtık boğulması, barsak tıkanıklığı meydana gelebilir. Bu sonuncular acildir ve derhal ameliyat gerekir. Bu nedenle fıtık cerrahisinde amaç bu tür acil durumlar gelişmeden sorunu çözmek olmalıdır. Fıtıkların tek tedavisi cerrahidir. Çevre dokularda daha az tahribat yaratması nedeniyle laparoskopik cerrahi fıtıkların tedavisi için önerilen bir metoddur.
İNCE VE KALIN BARSAKLAR
Sindirim sisteminin boru şeklindeki parçalarıdır. İnce barsaklar, mide ve oniki parmak barsağından sonra başlar ve kalın barsağa kadar yaklaşık 3-4 metre uzunluğundadır. Kalın barsaklar ise 100-150 cm arasında olup dışkı oluşumunda görev alırlar. İnce ve kalın barsakların tümöral ve iltihabi hastalıklarında uygun ve seçilmiş hastalarda laparoskopik cerrahi uygulanmaktadır. Özellikle kolon kanserlerinde erken beslenme, erken taburcu olma ve daha az ameliyet sonrası ağrı gibi sebeplerle laparoskopik cerrahi özellikli merkezlerde tercih edilen yöntemdir.
BÖBREKÜSTÜ BEZİ ( SÜRRENAL = ADRENAL )
Her iki böbreğin üstünde yerleşmiş olup birçok hormonal fonksiyonu olan endokrin organlardır. Bu organların büyümesi, tümörleri nedeniyle çıkarılmaları gerekebilmektedir. Cushing sendromu, Conn sendromu, insidentaloma ( Böbreküstü bezinde tesadüfen saptanan kitle ), tümör metastazları gibi nedenlerle çıkarılmaları gerektiğinde laparoskopik yöntem yine özellikli merkezlerde yapılabilmektedir.
GASTROÖZOFAGEAL REFLÜ HASTALIĞI ( MİDE FITIĞI )
Tipik olarak ağza acı, ekşi su gelmesi ve göğüs kafesi arkasında yanma şikayeti, kimi zaman da boğaz, geniz ve akciğer problemleriyle kendini gösteren bir hastalıktır. Toplumda oldukça yaygındır, bu oran %30-40 civarındadır. Kalp krizi ile karıştırılabilen göğüs ağrılarının çoğundan reflü sorumludur. Uzun süre tedavi görmeyen hastalarda geri dönüşsüz birtakım sonuçlar ortaya çıkmaktadır ( Barrett özofagusu vb ). Çok sık olmamakla birlikte Barrett özofagusu gelişen hastalarda özofagus kanseri gelişme riski olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Yaşam tarzındaki değişiklikler, ilaç ve cerrahi, tedavi seçenekleridir. Cerrahi tedavi önerilen hastalar için Laparoskopik Nissen Fundoplikasyonu operasyonu artık günümüzde altın standart haline gelmiştir.
Anüs ve Rektum Hastalıkları
Kalın barsağın son kısmı ile anusu ilgilendiren rahatsızlıklara genel olarak anorektal hastalıklar denir.
Bu bölgenin muayenesi ve tedavisi hasta için sosyal güçlükler arzettiğinden genel olarak uzun süreler sıkıntı çekilmesine karşın, kişiler profesyonel yardım istemekten utanır ve çekinirler. Bu bölgenin hastalıkları bazen çok kolay tedavi edilebilecekken bu ihmal nedeniyle ancak ameliyatla düzelecek veya düzelmesi çok zor evrelere gelebilir. Bundan da önemlisi, bölgenin kanserlerinde de aynı nedenlerden dolayı çok geç dönemde hekime başvurulmaktadır.
Anüs ve rektum; boşaltım sisteminin çıkış kapısı olup, yaklaşık yirmi çeşit hastalığın görülebildiği ve pek çok hastalığın da indirekt belirtilerinin izlenebildiği yerdir. Bu bölgenin hastalıklarına PROKTOLOJİK HASTALIKLAR denir. Başlıca 4 ana grupta incelenebilir :
I- Hemoroid
II- Anal Fissür
III- Perianal abse
IV- Perianal fistül
I- HEMOROİD
Halk arasında BASUR olarak bilinen hemoroid; anüs ve rektum hastalıklarının başında yer alır. Hemoroid, anüs içindeki hemoroidal toplardamarların bir tür varisidir. Varis, toplardamarlardaki kıvrılmalar ve bölgesel olarak kan akımının ileri derecede yavaşlaması sonucu zaman içinde anormal genişleyip kırmızı ve mor torbalar (pakeler, memeler) şeklinde dışarı sarkması, bazen dışkılama sırasında parlak kırmızı kanamalar yapması; bazen de memelerin aniden pıhtı ile dolup şiddetli ağrı, ödem, iltihaplanma, yaralanma ve ağrı yapmasıdır...
Hemoroidin ilk belirtisi genellikle dışkılama esnasında görülen taze kandır. Kanama dışında görülen diğer belirtiler bölgede dolgunluk ve zaman zaman dışkılamayla başlayan ve devam eden ağrıdır.
Kaşıntı, yanma, akıntı ve ıslaklık hissi hemoroidde görülebilen diğer şikayetlerdir.
HEMOROİDİN OLUŞMA SEBEPLERİ
Birinci sebep kabızlıktır.. Ayrıca, kolit, proktit, enterit gibi barsak enfeksiyonları; içki, tahriş edici aşırı acılı gıda tüketimi; yetersiz hijyen, anüs içi hemoroidal damar duvar yapısının doğuştan zayıf olması veya sonradan zayıflayıp torbalanması; prostat büyümesi ve kabızlık nedeni ile tuvalette uzun süre oturmak ve aşırı ıkınmak; gün boyu oturmak veya ayakta kalmak; aşırı yorgunluk; portal hipertansiyon; hamilelik myoma uteri, over kisti vb. gibi karın içi büyük urlar; kronik ökrürük, şişmanlık gibi karın ve damar içi basınçlarını artıran başka hastalıklar genel sebepler arasında sayılabilir.
GEBELİKTE NEDEN HEMOROİD DAHA SIK OLUŞUR?
Gebelikte kan hacminin artmasına bağlı olarak özellikle vücudun alt yarısında toplardamar içi basınç artmıştır. Büyüyen uterusun ana toplardamarlara (vena cava inferior) baskı yapması bu basıncı daha da artırır ve akım yavaşlar. Akım yavaşladığında yüzeyel toplardamarlarda varisleşme ortaya çıkar. Progesteronun damar düz kaslarını gevşetici etkisi bu varisleşmeyi kolaylaştırır. Sonuç olarak bacaklarda, vulvada ve anüs bölgesinde varisler ortaya çıkar.
Hemoroid gebelikte en sık görülen varis şeklidir, bunu bacaklardaki varisler takip eder. Vulva varisleri ise ender görülürler.
HEMOROİD ÇEŞİTLERİ
Hemoroidler öncelikle iç (internal) ve dış (eksternal) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Hemoroidlerin çoğu iç hemoroid olup bunlar 4 derece olarak sınıflanır. Ayrıca basit ve komplike; tromboze, akut ve kronik olmak üzere alt sınıflara ayrılırlar.
1) Grade I (1. Derece) Hemoroidler: Hemoroid memesinin yukarı konumda kalıp, anüs dışına çıkmayıp ancak anoskop ile içeriye girildiğinde görülebilmesi halinde 1. derece hemoroid söz konusudur. Kendini sadece kanama ile belli eder. Bu memeler genellikle ağrısız olup, 1 cm'den daha küçük boyutlu, gergin ve ince duvarlı kanamaya hazır iç memeler şeklindedir ve ele gelmezler.
Birinci derece hemoroidler lastik bantla bağlama, sklerozan ilaç injeksiyonu, halk arasında LASER olarak bilinen infrared ışık koagülasyonu gibi konservatif tıbbi yöntemlerle tedavi edilebilir; ameliyat gerekmez. Bazan sadece merhem, uygun diyet, ılık su oturma banyosu ve istirahat yeterli olabilir. Ancak hazırlayıcı sebepler araştırılıp onlar da ayrıca tedavi edilmelidir; örneğin asıl sebep akut bir barsak enfeksiyonu veya ishal ise; sadece antibiyotik ve ishal diyeti uygulaması bile yeterli olabilir. Cerrahi girişim gerektirmezler.
2) Grade II (2. Derece) hemoroidler: Bunlar dışkılama sırasında tuvalette ıkınınca anüs dışına çıkan ve ele gelen, ayağa kalkınca anal kanal içine çekilip kaybolan, ağrısız, 1 - 3 cm çapında Hemoroid memeleri olup, taharetlenirken genellikle damlalar şeklinde kanama yapar.
Kanamalar bazan bir iki ay ara verebilir, bazan aylarca, her tuvalet çıkışında az da olsa görülür. Ve zaman içinde mutlaka kansızlık yapar ve bazan da aniden alevlenip büyüyerek anüs dışında kilitlenip kalarak acilleşebilir. İkinci derece Hemoroidler yine cerrahi tedavi gerektirmezler. Lastik bantla bağlama, sklerozan ilaç injeksiyonu veya infrared ışık koagülasyonu ile tedavi edilirler. Ayrıca uygun diyet, büzüştürücü ve antibiyotikli merhemler, ılık su oturma banyoları ve ağrı kesiciler tedaviye eklenmelidir.
3) Grade III (3. derece) hemoroidler: İç (internal) hemoroid memelerinin kolayca anüs dışına çıkması, sık sık pıhtı ve ödemle birlikte ağrı yapması, üzerinde iltihap ve aftlar şeklinde yaraların ve kanlı akıntının olması; içeriye itilmediği sürece anüs dışında kalması veya içeri geç çekilmesi halidir
Tedaviye duruma göre önce tıbbi ve konservatif yöntemlerle başlanır; çok az vakada cerrahi eksizyon gerekir. Bunlarda en ideal yöntem lastik bant veya infrared koagulasyon uygulamaktır.
4) Grade IV (4. derece) hemoroidler: Yıllarca süren kronik kabızlık hallerinde eski iç ve dış hemoroidlerin topluca aşağı sarkması, tuvalette veya koltukta çok oturma sonucu, memelerin büyük, ağrızsız, sulu, ıslak pakeler halinde anüs dışında çepeçevre yerleşip temelli kalmasıdır. Kronikleşmiş grade IV hemoroidli hastaların, iyi temizlenememe ve sürekli mukuslu ve iltihablı akıntılar, kaşıntılar ve az fakat sık sık kanama sorunları vardır. Memelerin üzerine oturunca hastanın canı yanar.
Pekçoğu iyi bir tıbbi tedavi, kabızlığı önleyici bol posalı diyet, düzenli tuvalet alışkanlığı gibi tıbbi ve hijyenik tedbirlerden kısmen yarar görürler. Bir kısmında lastik bant veya skleroterapi ve infrared ışık ile koagülasyonu yeterli olabilir; ancak çoğunda cerrahi tedavi gereklidir.
II- Anal Fissür
Anal kanalı döşeyen mukoza, dudak ve ağız içini örten doku tipiyle aynıdır. Ağız içindeki çatlaklara benzer ufak tefek çatlak ve yırtılmalar anal kanal mukozasında da görülür. Bunun kardinal bulgusu, defekasyon sırasında yırtılır gibi ağrı ve kanamadır. Anal fissür genelde konstipasyon (kabızlık) yakınması çekenlerde görülür. İlk bir ay içindeki fissürler akut fissürdür ve ilaç yardımıyla kendiliğinden kapanma şansı vardır. Fissür yakınması bir ayı geçerse, kronik fissür oluşur ve bunun kapanması için cerrahi girişim gerekir. Cerrahi tedavi sonuçları çok iyidir.
III- Anal Fistül
Makat çevresinde veya anal kanal içindeki küçük delikler ve buradan az miktarda akıntı gelmesidir. Genellikle bı bölgedeki bir abseyi takiben ortaya çıkar. Abse kendiliğinden boşaldıktan sonra onun açıldığı bu yol düzelmez, kalır ve fistülü oluşturur. Fistül ağzı zaman zaman tıkanarak yeniden abse halini alır. Oluşan bu abseler cilde açılıp boşalarak yeni fistüllerin oluşumuna zemin hazırlar. Tedavi edilmezse uzun dönemde bu kısır döngü sürer gider. Fistüllerin tedavisi ameliyattır. Fistül ağzından metilen mavisi verilerek tüm kat ettiği yollar boyanır ve ameliyatla buraları çıkartılır. Nüks etme riski vardır.
IV- Perianal Abse
Makat çevresi genel olarak kirli bir bölgedir. Dolayısıyla bu bölgede özellikle bağışıklık sistemi bozulan kişilerde abseler ortaya çıkabilir. Bu bölgede ağrı, ateş, kırıklık, ele gelen sertlik ve çevresinde kızarıklık ile tam bir abse formudur. Cerrahi olarak içinin hemen boşaltılması gerekir. Aynı zamanda antibiyotik tedavisi ile kısa zamanda düzelir. Uzun zamanda düzelmezse, sık sık tekrar ediyorsa, bu kişilerde, diabet, crohn veya bağışıklık sistemini genel olarak bozan başka hastalıkların araştırılması gerekir. Perianal abse boşaldıktan sonra, o bölgede içinden akıntı gelen bir delik kalabilir. Perianal absenin kronik formudur ve perianal fistül denir. Tedavisi cerrahidir.
Pilonidal sinüs ve rektal kanama hakkında :
Pilonidal Sinüs (Kist Dermoid Sakral)
Anorektal hastalıklar arasında sayılmayabilir ancak bölgeye yakınlığı ve ülkemizde sık görülmesi nedeniyle burada anlatılmıştır. Makatın üst kısmında, kuyruk sokumu denilen bölgede, halk arasında kıl dönmesi olarak bilinen bir hastalıktır. Erkeklerde daha sık görülür. Kuyruk sokumu kemiği üzerinde iç çamaşırını kirleten küçük bir delik ağzı şeklinde başlayabilir veya önce abse formunda ortaya çıkabilir. Başlangıcı nasıl olursa olsun, uzun dönemde, içinden kirli sarı renkte bir akıntı gelen, toplu iğne başı büyüklükte delikler ortaya çıkar. Ameliyat ile bölgenin çıkartılması gerekir. Ameliyattan sonra tekrar nüks etme riski vardır. Teknik detaylarına uygun yapılan ameliyatlardan sonra %10-20 oranında nüks edebilir.
Rektal Kanama
Rektal kanama ( makattan kan gelmesi ), normalde olmaması gereken bir semptomdur. Mutlaka birşeylerin yanlış gittiğinin habercisidir. Çoğu zaman sebep kolaylıkla anlaşılabilirken bazen teşhis ve tedavi çok da kolay olamamaktadır. Genellikle rektal kanama altında yatan neden çok ciddi olmamakla birlikte kolon kanserinin bir habercisi de olabilir. Bu nedenle rektal kanamanın gerçek sebebinin araştırılıp bulunması ve doğru tedavinin biran önce düzenlenmesi ile sorun halledilmelidir.
Rektal kanama nedenleri
Hemoroid -
Anorektal bölgede yer alan damarların variköz genişlemeleridir. Makatın dışında olup ele gelen memeler şeklinde hissedilebilir yada makatın içinde yerleşmiş olup ağrısız kanama ile kendini belli edebilir. Genellikle kronik kabızlık ve gebelikle birlikte görülür. Hemoroidler genellikle dışkılamayı kolaylaştıran ilaçlarla kolaylıkla tedavi edilebilirler.
Fistül -
Makatın iç tarafındaki anal kanal ile makatın dışındaki cilt arasında oluşan tünellerdir. Sarı-beyaz renkli bir akıntı ve/veya kanama en önemli semptomlardır. Genellikle lokalize bir problem olmakla birlikte, barsak sisteminin genelini ilgilendiren kronik iltihabın ( crohn hastalığı gibi ) bir parçası da olabilir. Sıcak su oturma banyoları, antibiyotikler faydalı olmakla birlikte tedavisi genellikle cerrahidir.
Fissür -
Katılaşmış, sert gaitanın makattan geçerken anal kanal mukozasında yapmış olduğu yırtıklardır. Bu tıpkı soğuk havalardaki dudak çatlamasına benzer. Yırtık nedeniyle cilataltındaki sinir uçları ve kan damarları açığa çıktğından özellikle dışkılama sırasında ağrı ve kanama olur. Sıcak su oturma banyoları, kabızlığın önlenmesi işe yarayabilir. Kronikleşmiş fissürlerde tedavi genellikle cerrahidir ve başarı oranı yüksektir.
Divertikülozis -
Divertikül , barsak duvarından meydana gelen balon yada keselerdir. Yıllarca devam eden kabızlık nedeniyle barsak içinde artmış olan basıncın etkisiyle oluşurlar. Makattan kanama ve barsak iltihabına ( divertikülit ) yol açabilirler. Her iki durumda da önlem alınmazsa hastaneye yatış ve cerrahi müdahale gerekebilir.
Proktit ve kolit -
Kolon, rektum veya her ikisi de iltihaplanabilir. Kolonun iltihabı kolit, rektuma sınırlı olan iltihaba da proktiti denir. Birçok nedene bağlı olarak gelişebildiğinden doğru tedavi açısından iltihabın esas nedeni mutlaka ortaya konmalıdır.
Polip ve kanser -
Rektal kanamalarda ilk akla gelmesi gereken ve en çok korkulan neden tabii ki kanserlerdir. Kolonik polipler tıpkı ciltteki benler gibidir. Bunlar kolonun benign (selim, iyi huylu) oluşumlarıdır. Polipler zamala büyüyebilir ve kanamaya neden olabilirler. Ve poliplerin bazı tipleri zamanla kanserleşebilir.Genellikle 50 yaşından itibaren daha sık görülmekle birlikte bu kural değildir. Kolon kanseri, bu poliplerin henüz gelişmeden alınmasıyla önlenmiş olur. Amerikan Kanser Enstitüsü ( ACS ), 50 yaşından itibaren hiçbir şikayet olmasada dışkıda gizli kan bakılması ve endoskopik incelemenin rutin olarak yapılmasını önermektedir.
Rektal prolapsus -
Yaşın ilerlemesiyle birlikte rektumu destekleyen dokular gevşeyebilir ve rektumun bir kısmı makattan dışarı doğru sarkabilir ve kanama görülebilir. Bu duruma rektal prolapsus denir. Ve tedavisi cerrahidir.
TANI YÖNTEMLERİ
Medikal Özgeçmiş -
Hastanın yaşı en önemli parametredir. Yaş ilerledikçe polip ve kanser görülme olasılığı artmaktadır. Makatta ağrı var mı? Kabızlık ve kanama var mı? Makattaki bir yırtık ( fissür ) bu durumu açıklayabilir. Kanama özellikle dışkılama sonrası ve damlama şeklinde mi? Bu da hemoroidin tipik bulgusudur. Kanamanın rengi ve sıklığı da dikkat edilmesi gereken noktalardır. Çoğu hastada tüm bunlar önemli ipuçalrıdır fakat hiçbir zaman bunlara güvenerek kesin tanıya varamayız.
Muayene -
Muayene ilk olarak makat bölgesinin gözlenmesiyle başlar. Fissür, fistül ve hemoroidler kolaylıkla görülebilir. Parmak muayenesi ile de makatın içindeki herhangi bir lezyon, hassasiyet tesbit edilebilir. Erkeklerde prostat muayenesi yapılmış olur.
Endoskopi -
Endoskopi gastrointestinal sistemin ışıklı, bükülebilir ( fleksibl ), ucunda kamera olan aletlerle incelenmesi işlemidir. Rektal kanama şikayeti olan hastalarda en etkili, en güvenilir tanı yöntemidir. Bir diğer avantajı da kanamaya sebep olan polipin aynı seansta alınarak (polipektomi) tedavinin de gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Barium Enema X-ray -
Makattan sıvı baryum verilerek kolonun röntgeninin çekilmesidir. Tümör, divertikül, kolit tanısında kullanılır. Fakat aktif bir kanama alanını tek başına gösteremez. Endoskopinin kullanıma girmesinden sonra daha az tercih edilmektedir.
Rektal kanama her zaman için bir sorun olduğunu gösterir. Bu genellikle ciddi bir problem olmamakla birlikte aksi ispatlanana kadar ciddiye alınmalıdır ve araştırılmalıdır. Tanı yöntemleri sayesinde tanı çoğu zaman kolaylıkla konulabilmekte ve uygun tedavi verilebilmektedir.
Troid Bezi Hakkında
Tiroid bezi boyunda hemen gırtlağın altında yerleşmiş ve elle hissedilebilen, iki ayrı lobdan (bölümden) oluşmuş kalkana benzeyen (Latince tiroid kalkan anlamına gelir) bir salgı bezidir.
Tiroid bezi besinlerle aldığımız iyodu kandan alarak içinde depolar. İyot, tiroid hormonlarının ( T3 ve T4 ) yapısında yer alan önemli bir maddedir.
Tiroid bezi, hormonları üretirken ve iyodu depolarken emri hipofiz bölgesinde bulunan TSH (Tiroid Stimulan (uyarıcı) Hormon) adı verilen hormondan alır. TSH’ın salgısı ise hipotalamus adlı beyin bölgesinden salgılanan TRH (TSH Releasing (salgılayıcı) Hormone) adı verilen bir hormon tarafından yönetilir.
Vücudun en temel işlevlerini yöneten tiroid bezine ait sorunlar (tiroid hormonlarının az çalışması, fazla çalışması veya bez içinde oluşan kitleler), erkeklerden daha çok kadınlarda görülmektedir. Bir diğer tiroid bezi sorunu ise otoimmun hastalıklardır (otoimmun hastalık, vücudun kendi dokularından birine bilinmeyen nedenlerle yabancılaşması ve bu “yabancı” dokuyu bağışıklık sistemiyle vücuttan uzaklaştırmaya yönelik girişimler yapması neticesinde oluşan hastalıktır. Bağışıklık sistemi vücudun aslında kendine ait olan bu dokusunu tahrip ettikçe dokunun işlevleri aksamakta ve buna bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır).
Kadınlarda tiroid bezi sorunlarının sık olması nedeniyle hormonal dengesizlik düşünülen hemen her durumda ve hatta aşağıda anlatılacağı gibi hiçbir şikayeti olmayan bir kadında bile belli aralıklarla tiroid hormon ölçümü yapılması önerilmektedir. Günümüzde henüz belirti ve bulgular ortaya çıkmadan bile tiroid bezi sorunlarını ortaya çıkarabilecek hassas laboratuvar ölçüm yöntemleri geliştirilmiştir.
TİROİD BEZİNİN İŞLEVLERİ
Hipofiz bezi yumurtalıklara emir veren LH ve FSH ve tiroid bezine emir veren TSH dışında doğum sonrası rahim kasılması, vücuttaki kortizon hormonu salgısının denetimi, memelerden süt salgılanması ve hipofiz bezi sürekli olarak beynin hipotalamus bölgesi tarafından denetim altında tutulur.
TRH salgısı tiroid hormonlarının kana ne kadar geçmesini gerektiğini belirleyen hormondur ve ihtiyacı vücudun her bölgesinden hipotalamusa ulaşan sinyaller tarafından yönetilir.
T3 ve T4 hormonları tiroid bezi içinde tiroglobulin adı verilen bir madde içinde depolanırlar ve bu hormonlar TSH hormonu etkisiyle bu maddenin içinden çıkarak kana geçerler.
T4 hormonu T3’ten çok daha fazla salgılanmasına karşın kanda ve dokularda T3 hormonuna dönüşür ve hemen tüm tiroid hormonu işlevleri esasen T3 tarafından gerçekleştirilir.
Tiroid hormonları vücudun hemen her hücresinin işlevi için gereklidir ve ister diğer hormonların yapımı olsun, ister hücre büyümesi ve çoğalması olsun metabolizmanın normal işlemesi açısından vazgeçilmez hormonlardır.
Ateşli hastalıklar, ağır hastalıklar, beslenme bozuklukları, stres gibi durumlarda vücut enerji tasarrufu yapmak zorundadır ve bunu kandaki tiroid hormonu seviyesini azaltarak yapar. Tiroid hormonlarının azalması vücut işlevlerinin, yani metabolizmanın, olay devam ettiği sürece yavaşlamasını sağlar (bir savaş durumunda besin maddelerinin dikkatli tüketilmesi, enerji tasarrufu yapılması gibi).
Tiroid hormonları da diğer hormonlar gibi vücutta çeşitli proteinlere bağlı olarak dolaşırlar ve kandaki T3 ve T4 hormonlarının önemli kısmı başta TBG (tiroksin bağlayıcı globulin) olmak üzere çeşitli protein yapılı maddelere bağlıdırlar. Serbest olan hormonlar ise hücreler içine girerek etkilerini gösterirler.
TRH, TSH hormonu salgısı yanında yine hipofizden Prolaktin hormonu salgısını da yönetir. Bu nedenle TRH hormonunun artmasına neden olan durumlar (hipotiroidi, yani tiroid hormon salgı yetersizlikleri) Prolaktin hormonu artışına da neden olabilmektedirler. Prolaktin hormonu salgı bozukluğundan şüphelenilen her durumda bu nedenle kan prolaktin hormonu seviyesi yanında TSH seviyesi de bakılır (TRH artınca TSH da artacaktır, bu nedenle TRH yerine ölçümü daha kolay olan TSH seviyesi bakılır).
Tiroid Bezi İşlevlerini Değerlendiren Testler
- Serbest T4 (sT4)
- Total (toplam) T4 (T4)
- Total (toplam) T3 (T3)
- TSH
Günümüzde kanda oldukça düşük TSH seviyelerini bile gösterebilen laboratuvar yöntemleri geliştirilmiştir.
Bu testler arasında kan hormon seviyelerini en iyi yansıtan sT4’tür ve genellikle TSH ölçümüyle beraber tercih edilir. Kan TSH ölçümü tek başına bile tiroid bezi işlevlerini yansıtabilen hassas bir yöntemdir ve kanda yüksek bulunması tiroid bezi hormonlarının (T3, T4) düşük olduğunu, düşük bulunması ise tiroid bezi hormonlarının yüksek olduğunu gösterir. Bu tür durumlarda sT4 seviyesi değerlendirmesi yapılarak düşüklük veya yüksekliğin derecesi belirlenir.
Bazı durumlarda TSH seviyeleri normal sınırlar dışında olmasına rağmen, tiroid bezi hormon seviyeleri normal sınırlar içinde bulunabilir. Bu durum hipofiz bezinin çok çalışarak (TSH’ı daha fazla üreterek) veya daha az çalışarak (TSH’ı daha az üreterek) olayı kompanse etme çabasını gösterir ve hastalığın henüz belirti vermeye başlamadan saptanmasını mümkün kılar.
Diğer Testler
Tiroid bezi ultrasonografisi, tiroid bezi sintigrafisi, tiroid bezinden numune alınması (aspirasyon biyopsisi) ve diğer bazı yöntemler özellikle tiroid bezi içinde kitle varlığından şüphelenilen durumlarda yapılır.
GUATR ("goiter") Nedir?
Tiroid bezinin genel olarak büyümüş olduğu durumlara guatr adı verilir. Guatr en sık gıdalarla alınan iyot maddesinin yetersiz olmasına bağlı olarak gelişir. Ülkemizde özellikle Karadeniz bölgesinde iyot maddesi nispeten az olduğundan bu bölgelerde guatra sık rastlanır. İlave iyot alınmasıyla (sıklıkla iyotlu sofra tuzu şeklinde) kendiliğinden düzelir. Diğer guatr şekilleri ise tiroid bezi içinde kitle oluşumlarına veya diğer bazı nedenlere bağlı oluşabilir. Bazen guatr göğüse doğruda büyüyebilir ( iç guatr ).
TİROİD BEZİNİN AZ ÇALIŞMASI (HİPOTİROİDİ)
Sıklıkla otoimmun nedenlere (otoimmun hastalık, vücudun kendi dokularından birine bilinmeyen nedenlerle yabancılaşması ve bu “yabancı” dokuyu bağışıklık sistemiyle vücuttan uzaklaştırmaya yönelik girişimler yapması neticesinde oluşan hastalıktır. Bağışıklık sistemi vücudun aslında kendine ait olan bu dokusunu tahrip ettikçe dokunun işlevleri aksamakta ve buna bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır) bağlı olarak ortaya çıkan bu durumda tiroid bezi tahribat görmüş olması nedeniyle işlevlerini daha az yapmaktadır. Guatr ile birlikte olması durumunda genellikle Hashimoto Tiroiditi (tiroidit, tiroid bezinin otoimmun süreçle oluşan iltihabıdır (iltihap ile enfeksiyon karıştırılmamalıdır) adını alır.
Hipotiroidi gelişme riski her yaşta var olmasına karşın risk yaş ilerledikçe artar ve 60 yaşından sonra yüzde 2-4 oranında hipotiroidi görülür.
Sık görülmesi, kolay tanı konması, tarama yönteminin ucuz ve oldukça hassas olması ve durumun kolay tedavi edilebilir olması nedeniyle günümüzde hiçbir şikayet olmasa dahi 35 yaşından itibaren 5 yılda bir, 60 yaşından sonra iki yılda bir hassas TSH (“ultrasensitif TSH”) kan ölçümüyle tarama yapılması önerilmektedir. Yine hemen her türlü endokrinolojik bozukluk şüphesinde yapılan incelemelere TSH ölçümünün de eklenmesi sık görülen bu durumun tanısı açısından önemlidir.
Hipotiroidi Ne Gibi Belirtiler Verir?
Üreme çağında olan kadınlarda en sık görülen belirtiler adet düzensizliği şeklindedir. Gecikmeli adet görme veya uzun süreli adet görememe direkt hipotiroidiye bağlı olabileceği gibi, hipotiroidi neticesinde artan TRH hormonunun prolaktin hormonu salgısını uyarmasıyla ortaya çıkan hiperprolaktinemi neticesinde olabilir.
Hipotiroidide hiçbir belirti görülmeyeceği gibi görülen belirti ve bulgular vücut metabolizmasının azalmasına bağlıdır ve hemen tüm organların işlevleri yavaşlamıştır. Bunun neticesinde kabızlık (bağırsak hareketlerinin yavaşlaması), soğuğa tahammülsüzlük ve vücut ısısının düşmesi (metabolizma yavaşlamasıyla ısı üretiminin azalması), zihinsel işlevlerin yavaşlaması (unutkanlık, uykuya eğilim, sakarlık, yavaş konuşma), kolay yorulma, nabzın yavaşlaması (kalbin az çalışmasına bağlı), kansızlık (kan üretiminin azalmasına bağlı), kan kolesterol seviyelerinin artması (kolesterolün az harcanmasına bağlı), su tutulumuna bağlı ödemler, su tutulumuna bağlı olarak bilek kanalından geçen sinirin sıkışmasına bağlı oluşan karpal tünel sendromu sık görülenler arasında yer alır.
Muayene bulguları arasında yukarıdakilere ek olarak kalp büyümesi, reflekslerin yavaşlaması, kas güçsüzlüğü, depresyon bulunabilir.
Laboratuvar bulguları arasında yukarıdakilere ek olarak karaciğer enzimlerinde yükselme söz konusu olabilir.
Hipotiroidi Tanısı Nasıl Konur?
Tarama amacıyla yapılan TSH hormon ölçümünün yüksek bulunması sonrasında yapılan sT4 ölçümünün düşük bulunması tanıyı koydurur. Genellikle bu aşamada daha ileri inceleme yapmadan tedaviye başlanmakla beraber bazı durumlarda antitiroid antikorları ölçümü yapılarak olayın otoimmun olup olmadığı belirlenir.
Gizli Hipotiroidi
Hipotiroidi henüz tam gelişmeden önce tanı konabilir. Bu amaçla TSH tarama testi yüksek bulunduğunda kan sT4 seviyesi normal sınırlar içerisinde bulunur. Hipofiz bezi TSH salgısını artırarak tiroid bezini daha çok çalışmaya zorlamakta ve bu nedenle sT4 henüz normal sınırlar içerisinde bulunmaktadır. Belli bir süre sonunda tiroid bezi daha fazla çalışamayacak ve TSH hormonu tiroid bezini ne kadar zorlarsa zorlasın kan seviyelerini normal sınırlar içerisinde tutacak üretimi yapamayacak ve sT4 seviyesi düşük bulunacaktır.
Hipotiroidi Tedavisi Nasıl Yapılır?
Günümüzde tiroid hormonu eksikliğinin tedavisinde T4 hormonunun sentetik olarak üretilmiş ve tablet haline getirilmiş şekli kullanılmaktadır. Tedavi hormon seviyesinin düşüklüğüne göre belirlenir ve tedavi etkinliği belirli aralıklarla genellikle kan TSH ölçümüyle izlenir.
TİROİD BEZİNİN FAZLA ÇALIŞMASI (HİPERTİROİDİ)
Sıklıkla "Toksik Diffüz Guatr" (Basedow-Graves Hastalığı) veya Toksik Multinodüler Guatr (Plummer Hastalığı) şeklinde görülen hipertiroidi, hipotiroidi gibi nispeten sık rastlanan bir durumdur.
Plummer hastalığı daha çok uzun süreler guatrı olan yaşlılarda görülürken Basedow – Graves daha çok genç yaşlarda görülmektedir.
Hipertiroidi Ne Gibi Belirtiler Verir?
Üreme çağında olan kadınlarda adet düzensizliği belirtileri genellikle geri plandadır ancak gecikmeli adet görme veya uzun süreli adet görememe hipertiroidi durumunda da söz konusu olabilir.
Hipertiroidide belirtiler hipotiroidi kadar sinsi değildir ve görülen belirti ve bulgular vücut metabolizmasının artmasına bağlıdır ve hemen tüm organların işlevleri hızlanmıştır. Bunun neticesinde ellerde titreme, sıcağa tahammülsüzlük, sinirlilik ve hassasiyet, kilo kaybı, aşırı terleme, nabzın hızlanması ve çarpıntı, ishal sık görülen belirtiler arasındadır. Bunun yanında çeşitli göz bulguları (gözlerin ileri doğru çıkması ("egzoftalmi"), göz kapağının düşmesi gibi) ve guatr gelişimi (tiroid bezinin büyümesi) söz konusu olabilir.
Hipertiroidi Tanısı Nasıl Konur?
Çeşitli belirtileriyle hipertiroidi düşündüren durumlarda veya tarama amacıyla yapılan TSH incelemesinin düşük bulunması ve sT4 veya sT3 seviyesinin yüksek bulunması tanıyı koymak için yeterlidir.
Hipertiroidi tanısı konduktan sonra yapılacak incelemeler tiroid bezi içinde nodül adı verilen kitlesel oluşumların bulunup bulunmadığına yöneliktir.
Gizli Hipertiroidi
Hipertiroidi henüz tam gelişmeden önce tanı konabilir. Bu amaçla TSH tarama testi düşük bulunduğunda kan sT4 seviyesi normal sınırlar içerisinde bulunur. Hipofiz TSH salgısını azaltarak tiroid bezini daha az çalışmaya zorlamakta ve bu nedenle sT4 henüz normal sınırlar içerisinde bulunmaktadır. Belli bir süre sonunda tiroid bezi daha TSH’ın "daha az çalış" emrine uymayacak ve sT4 seviyesi yükselecektir.
Hipertiroidi Tedavisi Nasıl Yapılır?
Hipertiroidi tedavisinde fazladan üretilen tiroid hormonlarının dokulara olan etkisini gideren ilaçlardan faydalanılabildiği gibi (nabız hızını azaltmak için ilaç kullanılması gibi), en ideal tedavi yöntemi hormon üretimini azaltan ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlardan en sık kullanılan iki tanesi propiltiyourasil ve metimazol adı verilen ilaçlardır. Tedavinin etkinliği belli aralıklarla yapılan hormon ölçümleriyle değerlendirilir.
Tiroid hormonları bu ilaçlarla normale döndükten sonra sıklıkla radyoaktif iyot tedavisi adı verilen yöntemle tedavi pekiştirilir. Bu tedavi gebelik döneminde uygulanmaz ve tedavi sonrasında da gebeliğin belli bir süre ertelenmesi radyoaktif iyodun bebeğe muhtemel zararları nedeniyle önemlidir.
Bazı durumlarda fazla hormon salgısı yapan tiroid nodüllerinin ameliyatla çıkarılmaları gerekebilir.
Hipertiroidi ve Osteoporoz (kemik erimesi)
Menopoz döneminde nispeten sık görülen hipertiroidi bu dönemde zaten artmış olan kemik erimesi riskini daha da artırır. Bu nedenle hipertiroidi tedavisinin etkili bir şekilde yapılması son derece önemlidir. Aynı risk hipotiroidi nedeniyle tiroid hormonu tedavisi alan kadınlarda dozların iyi ayarlanamamış ve bu nedenle gereğinden fazla hormon alarak hipertiroidik hale gelmiş kadınlar için de geçerlidir.
Tiroid Nodülleri
Tiroid bezi içerisinde tek ya da birden fazla nodüler yapı olabilir. Tiroid bezi içerisinde tek bir nodül veya birden fazla tiroid nodülü olan kişilerde, diğerlerinden daha belirgin olarak ayırt edilebilen nodüllerin kanser olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Bunun için ince bir iğne ile bu nodülün içinden çok az miktarda sıvı çekilir ve mikroskop altında gelen hücreler değerlendirilir. Eğer anormal hücreler görülürse ameliyata gerek olur, aksi halde ameliyat gereksizdir. Bu nodüllerin büyük çoğunluğu selim yani tamamen normaldir. Bunlar için ameliyat gereksizdir.
Tiroid Kanserler
Tiroid kanserleri tüm yaş gruplarında görülebilen bir hastalıktır. Tüm tiroid nodüllerinin yakalaşık % 5'inin kanser olma olasılığı vardır. Şüpheli nodüllere yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi ile nodüller kanser açısından değerlendirilir. Biyopsisinde kanser hücreleri veya en azından şüpheli hücreler varsa cerrahi ile çıkarılması gerekir. Ses kısıklığı, boyunda lenf nodu gelişimi eşlik eden yakınmalar olabilir. Tiroid kanserleri genellikle yavaş ve iyi seyirlidir.
TİROİD BEZİ VE GEBELİK
Gebelik bazal metabolizma hızını artıran bir durumdur ve tiroid hormonlarının üretimi artar. Bu durum bazı kadınlarda tiroid bezinin büyümesine ve daha belirgin hale gelmesine neden olabilir.
Tiroid hormonu üretimi ne kadar artarsa artsın TSH ve sT4 ölçümleri normal sınırlar içerisinde kalır ve gebelik döneminde ortaya çıkan tiroid bezi büyümeleri, hiper veya hipotiroidi belirtileri her zaman itinayla ele alınır.
Gebeliğin temel hormonlarından biri olan HCG yapısal olarak TSH hormonuna çok benzer ve HCG’nin aşırı arttığı gebeliklerde (mol gebeliği, çoğul gebelikler) HCG, TSH gibi davranarak tiroid hormonu üretiminin normal sınırlar dışına çıkmasına neden olabilir. Gebelik döneminde bebeğin kendi tiroid hormonlarını kendi ürettiği ve TSH, T4 ve T3’ün ne anne tarafından bebeğe ne de bebek tarafından anneye geçebildiği kabul edilir.
Yenidoğan tarama testlerinde TSH seviyesine bakılarak yaklaşık 4000’de bir görülen hipotiroidinin tanısının erken konması ve bebeğin beyinsel ve bedensel gelişimi olumsuz etkilenmeden tedavi edilmesi mümkündür.
Gebelikte Hipertiroidi
Tedavi edilmemiş hipertiroidi gebelikte preeklampsi, kalp yetmezliği, rahim içi gelişme geriliği ve ölü doum riskini artıran bir durumdur. Gebelikte hipertiroidinin en sık görülen belirtileri gebelik ilerlemesine rağmen kilo alamama ve uykudan uyanınca ortaya çıkan nabız hızlanmasıdır. Yine hiperemezis (çok aşırı bulantı kusma) da ender de olsa hipertiroidiye bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir.
Tanı ve tedavi, radyoaktif iyod kullanımı hariç, genellikle gebe olmayan kadınlara uygulanan şekilde uygulanabilir.
Gebelikte Hipotiroidi
Ağır hipotiroidi genellikle gebe kalmaya engel bir durum yaratır ve bu nedenle gebelik döneminde çok ender görülür. Hipotiroidinin ağırlık derecesiyle ilgili olarak düşük riski, preeklampsive rahim içi gelişme geriliği gelişme riski artar. Tedavi yine sentetik tiroid hormonu ilaçları verilmesi ve hormon seviyelerinin düzenli olarak kontrol edilmesi şeklindedir.
Doğum Sonrası Tiroidit
Bazı kadınlarda doğumdan üç-altı ay sonra gelişen bir durumdur ve kendini hipo veya hipertiroidi şeklinde gösterebilir. Özellikle Tip I (insülin kullanılan) şeker hastalığı olan, ailesinde bu tür bir hastalığı bulunan veya daha önce bir otoimmun tiroidit atağı geçirmiş olanlarda sıktır.
Sıklıkla birkaç ay içinde kendi kendine geçen bir durumdur ancak sonraki gebeliklerde tekrarlama ve ileri yaşlarda hipotiroidi gelişme eğilimindedir. Tedavi hormon değerlerine göre düzenlenir.
Jinekoloji Merkezi
Merkezimizde deneyimli kadın hastalıkları uzmanları ile gerek cinsel fonksiyon problemleri ve menopoz , gerekse kısırlık sorunları incelenmekte, kadın hastalarımıza yönelik özel check-up programları ile laparoskopik ve histereskopik cerrahi girişimler uygulanmaktadır.
|